birliktelik
Gözlerini Hasretle Yuman Onlarcası Meryem’lere…
Yıllar önceydi. Alışık olduğum bir sesle uyanmıştım yine.Öyle şiddetli bir sesti ki yatağımdan atlayarak kalktım. Anne sesi geliyordu bir yerden. Botlarımı ayağıma geçirir geçirmez çadırdan kendimi dışarı attım. Tiz sesi duymak için zorladım kendimi. Yıkık dökük kuyunun oradan geliyordu bu ses. Eğilip koşar vaziyette kuyunun yanına vardım. Görünür vaziyette bir şey yoktu. Biraz bekledim. Bekledim... Ve işte yine aynı ses çalıyordu kulağımda 'anneeeeeğğ'. Etrafıma bakınıp durdum tekrar; sonra karşı binanın orada, taş yığınlarının altında bir ayak gördüm sallanır vaziyette. Sallanıyordu sadece...İlk bakışta bacağın anne dediğini sanıyor insan çünkü görünen tek şey bir bacaktı. Oraya gitmek istedim tabi ama bunu nasıl yapacağımı düşünmem gerekiyordu ilk. Ben bir asker değildim, doktordum. Oraya gitmem gerektiğini elbette biliyordum ama savaştaydık. Komutan Said Khaled kimsenin dışarıda durmamasını ölesiye tembihlemişti ama bu başkaydı keyfi durmayacaktım ya dışarıda; bir can beni bekliyordu. Hem Hipokrat yeminim vardı benim, bu canı orada nasıl bacağı sallar vaziyette bırakabilirdim ki? Hemde bir çocuğu...Sinerek o binaya doğru koştum. Çevreme bakındım silah sesleri vardı ama kimsecikler görünmüyordu. Sallanan bacağa doğru attım kendimi ve işleme koyuldum. Bacağı tuttum ilk 'Korkma kızım ben buradayım, seni kurtaracağım' dedim. Bacak ilk önce sallamayı kesti sonra 'Nefes alamıyorum !' dedi. Yavrucak ilk güvensizle sallamayı kesmiş olmalı ki daha sonra ölümle yaşam arasındaki çizgiden ne olursa olsun kurtarılmayı seçip konuşmaya başladı. Aşağı yukarı beş dakika sonra onu oradan zorlada olsa çıkarmıştım. Kan revan... Her yeri... Gözlerinin yeşilini görebiliyordum sadece. Yaşını tahmin etmek mümkün değildi sıska bir şeydi bu kız çocuğu. Zaten burada kim tavlıydı ki! Her on çocuktan sadece biri orta kilolu diyebilirim. Adını sordum ilk önce sıska kız titreyi verdi. Onun titrediğini görünce bende cümlelerimi serpiştirdim bir hışımla 'Kızım bak ben doktorum, seni kurtaracağım... Türküm ben. Sana zarar vermeyeceğim. Söz veriyorum... İleride bizim kaldığımız yer var gel gidelim oraya. Komutan Said bizi burada görürse çok kızar. Hadi...' Sıska kız gözleri yaşlı bir şekilde 'Komutan Sait o yaşıyor' dedi ve kollarıma düştü. Anlaşılan o ki Komudan Said'i seviyor ve öldü biliyordu.  Sıska kızı aldım kucağıma ve barınağa geri döndüm. İçeride Fatıma kucağımdaki kızı görür görmez işleme koyuldu; döşeği tek hamlede serdi yere, ilk yardım çantasınıda hemen yanı başına koydu. Fatıma asla konuşmazdı. Bu dilsiz olduğundan kaynaklı değildi tabi savaşın verdiği kayıplarla öleceği günü bekler ve tek kelam etmezdi. Kocasını ve çocuklarını Suriye sınırına 400 metre kala kaybetmişti. Oraya yakın bir kampta ben görev yapıyordum. Herkesi kurtarabilmiştim Fatıma'nın her şeyleri hariç herkesi... Kendisi köy ebesiymiş. Ben devlete nasıl Hipokrat yemini ettiysem oda bana ölene kadar yardımcı olmaya yemin etmişti.  ... Sıska kızın her yerini sarıp sarmalamıştık. Uyandığında ilk önce bana baktı sonra Fatıma'ya. Ve döküldü sözcükleri... 'Komutan Said...Komutan Said, yaşıyor mu?' Kafamı salladım sadece 'Onu çağırmamı ister misin?'  'Hayır' diye bağırdı gözleri yaşlı. 'O, o iyi biri değil!! Bizi öldürecek. Gitmem lazım.Beni bulmamalı'.  Anlam veremiyordum cümlelerine Komutan Said iyi bir adamdı. Herkesi barınaklara yerleştiren, bir sıkıntısı olup olmadığına bakan, canımıza zeval gelmesin diye dışarı çıkmamamızı istemeyen adamdı Komutan.  -Bak kızım. Önce sakin ol ve sorularıma cevap ver sonra birlikte bir hal çaresi buluruz. Tamam mı? Gözleri yaşlı bir şekilde kafasını salladı. -Adın ne senin? -...Meryem. -Ne oldu sana Meryem? Hıçkırdı ilk ve sonra kesik kesik konuşmaya başladı yavrucağız. ' Annem...Babam... Kardeşlerim... Herkesi öldürdüler... Ölümün hep Azrail tarafından olacağını söylerdi nenem ama Komutan Said gibi insanları tanımamıştı daha herkesi öldürdü...' dedi. Kaç yaşında olduğunu sormadığım Meryem'in böyle cümleler kullanması tüylerimi diken diken etmişti. Ona inanıyordum elbette ama Komutandan emin değildim. 'Meryem bak komutan kötü biri değil kızım tam anlat sen şunu'.  -Hayırrrrr!!! O kötü biri! Anneme... Annemi öldürmeden önce kötü şeyler yaptı...(Ağlamasını durduramıyordu artık) Ben kilerdeydim. Abdullah ile birlikte-küçük kardeşim... Biz kaçtık. Sonra sığındığımız o bina patladı işte...O iyi biri değil.  -'Çocuklar yalan söylemez doktor' dedi Fatıma. Uzun zamandan sonra ilk söyleyeceği cümlenin bu olmasına anlam veremeyerek ona doğru baktım ağladı ağlayacak bir şekilde Meryem'e sarıldı,sırtını sıvazlayarak 'İnanıyorum sana kızım. Komutan Said kötü biri...' ... Ne söylememi beklersiniz bilmiyorum ama o gün iki şey öğrenmiştim: Birincisi çocuklar asla yalan söylemezdi, ikincisi ise Komutan Said ciddi bir psikopattı. Meryem 8 yaşında bir kız çocuğuydu ve şahit olduğu onca şey ona yalan söylememeyi öğretmişti. Komutan Said ise gerçek bir psikopattı ve ölümü Fatıma'nın elinden olmuştu. Acımadan sıktığı tek kurşunla canını almıştı komutanın. Elini namlunun ucuna koymadan önce de ' Hiç güvenmemiştim sana en baştan beri. Dışarı çıkmamızı istemezdin çünkü var olmayan bölge savaşında ölüp, gitmemizi beklerdin. Alçak! Cehenneme git !' dedi. Ne demek istediğini o zaman anlamıştım. Var olmayan bölge savaşı. Evet, o bölgede silah sesi ve ufak patlamalar hariç başka bir şey ne gören ne duyan olmuştu. Demesi şu ki dışarı çıkamamızı söylüyordu çünkü çıkınca yalanını görüp kaçabilirdik. Her zaman ölümün sırası olduğunu söylerdi ,bizi bekletmesinin asıl sebebini bilmiyordum ama sıramızın Meryem'i bulana kadar gelmediğini biliyordum. Onu bulmam nefes almamızı sağladı...  Türkiye'ye geldiğimizde bu sıska kızı evlatlık edinmeye karar kılmıştım. Kolay olmadı tabi ne evlatlık işlemleri ne de Meryem. Gördükleri onu konuşmaz, sessiz sedasız bir kişiliğe büründürmüştü. Annesi, babası,kardeşi ve Fatıma... Fatıma! Dostum! Eğer öldüyse cennette olacağını biliyorum.Bizimle gelmesini yalvarırken ona ' Doktor, sen çok iyi bir adamsın ama burada ölmek çocuklarımın yanına gitmek istiyorum. Yaşayarak ölü olacağıma, ölerek şehit olurum daha iyi' demişti. Bana sarılışını ve Meryem'i öpüşünü hiç unutamıyorum. Aynı Meryem'in rüyalarında Fatıma'yı sayıklaması gibi...  Onca yıl Meryem'in konuşmasını bekleyip durdum. Zeki bir kız çocuğuydu. Derslerinde başarılı oluyordu ama ne gülerdi ne de konuşurdu. Ta ki dört yıl sonra konuşana kadar gökyüzünde ne gördü bilemem ama kocaman bir gülümsemeyle 'Gökyüzüne bak!' dedi. O,o gün son kez güldü ve semaya ulaştı. Öldüğü o günü hatırlıyorum gökyüzü yıldızlarla doluydu ölmek demişti ilk önce ve tekrarlamıştı cümlesini ' Ölmek ne zor şey doktor, sevdiklerimi görmek arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Her günüm dua etmekle geçiyordu onları görmek için ama şimdi ne zor şeymiş. Senden ayrılmak... Seni sevdiğimi biliyorsun değil mi? Babam gibi gördüğümü. Hep diyordun ya büyü ve kendi hikayeni yaz diye yazabileceğimi pek sanmıyorum doktor. Bir gün olurda kelimelerin dünyaya sığmayacağına inanır yazıya dökmek istersen adını Meryem'in Hikayesi koyar mısın?' dedi 'Savaşta ölmeyen,ince hastalığa yenik düşen Meryem'in Hikayesi' diye de ekledi ve son defa gülümsedi. İşte ben o günden beridir yazıyorum. Her gün Meryem'in hikayesini farklı bir kalemle döküyorum yazıya. Döktükçe anıyorum onu,andıkça da özlüyorum. Ben onun babası o da benim kızımdı. Öylede kalmaya devam edecek. Gözlerini hasretle yuman onlarcası Meryem'lere...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.